Ehehh

flood canavarı ilan edilememe az kaldı biliyorum ama yeni bölümü editleyip eklemek istemedim
Affınıza sığınarak yeni bölümü koyuyorum;
Lanetlidir Umutlar…
“Ve sonra, genç kız yere yığılmış. Ölü… Ama buzdan, canlı bir heykelin güzelliğini taşıyormuş. İpek gibi saçları gözlerini peçelemiş, ince kıvrımlı dudakları hafif aralanmış… Olabilecek en güzel ölü olduğunu düşünmüş, kötü cadı… O kadar güzelmiş… Sana çok benziyor değil mi?”
Gözlerimi küçük toplu yüzünden alamıyordum. Onu buğulu görüyordum. Lanet olsun gene ağlıyordum. Ama o gülümsedi. Onun için kafamdan uydurduğum, mutsuz sonu çok beğenmişti…
Masalı mutlu bir şekilde bitirmem düşünülemezdi zaten.
“Ben de, buzdan bir heykelin güzelliğini taşıyor muydum, abla?”
“Evet elbette…”
Yalandı bu söylediğim… Çok büyük bir yalan…
Onun şaşkın ve saf bakışları altına katıla katıla ağlamaya başlıyorum. Bileklerimde kesiklerin verdiği acı, kalbimdekine kıyasla bir hiç. Koca bir hiç…
O bana “abla” dedi…
O benim küçük kız kardeşim…
Ve ben…
Gözlerine bakmayı zorluyorum kendimi. Çocuksu bir aptallıkla parlıyorlar. Mutlu ve bilinçsiz… İnanmıyorum kendime; nasıl olur da bu kızla aynı evde yaşayıp hayatımdan şikâyet edebildim, nasıl olur da a o zavallı saf ruhunun mutluluğundan beslenemedim. Nasıl olur da o masmavi gözleri saatlerce izleyip, ruhumun çektiği acıları dindiremedim.
Ve her şey den öte, nasıl olur da onu kendimden uzaklaştırabildim.
Yaşayan diğer bütün varlıklar gibi kör ve salak olmak canımı her zamankinden daha çok acıtıyor.
Ve benim asıl cehennemim konuşmasıyla başlıyor… O kelimeyi söylüyor; ruhum için yasak olanı…
“Hatırlıyor musun?”
Sert ve otoriter bir ses tonu takınıyorum.
“Sus sen, ölüler bu kadar rahatsız edemezler insanı! Şimdi çöz beni! Ve sakın beni bir daha rahatsız etme!”
Bağırdığımı, onu azarladığımı bütün kelimeler ağzımdan çıktıktan sonra fark ediyorum. Pişman oluyorum; ruhumdaki acıların, sese-dile gelemeyen acılarımı bu şekilde açık etmemeliydim…
Mavi gözlerindeki çocuksu ifade kaybolur yavaş yavaş. Kendimi batmakta olan gemisini izleyen bir kaptan gibi hissediyorum. Her şeyi kaybettim…
Ama korkmamalıyım değil mi?! Ben ablayım ve o kardeş, küçük kardeş. Ne olursa olsun.
Kuduz köpeğinden deliler gibi korkan, otoritesini kaybetmemek, yakayı sıyırmak için binbir türlü ayağa yatan bir sahip…
O sahip, ben ve o köpekte, kuduz köpek de Tera.
Ben hep kötü bir abla oldum.
Çok kötü bir abla…
Yeni kardeşim doğuyor… O bir zamanlar insanın içine mutluluk veren gözler artık yok. Yerlerini korkunç, öfkeli, karanlık bir canavarınkiler almış…
İş meseleleri yüzünden… İntikam almak için evimizi yağmurlu bir akşamda basan ve babamdan, babamdan intikam almak için annemi ilk zorlayan ve sonra öldürmeye çalışan adamın gözleri gibi…
Zalim, vahşi, insaniyetten uzak…
Çok kötü bir geceydi…
Bu gece de öyle.
Küçük, yumuşak süt beyazı ellerini yüzümde gezdiriyor. Soğuklar… Çok soğuk.
“Ben büyüdüm artık unuttun mu? Unuttun mu? Ben artık genç bir bayanım! Çocuk… Çocuk değilim ben! Benim de… Zavallı şey değilim ben artık!”
Ağlıyor… Ve yüzümü o küçük, küçücük tırnaklarıyla çizmeye başlıyor… Farkında değil… Aklını kaçırmış gibi…
“Bana artık bağıramazsın sen!”
Çığlık atarak konuşuyor… İğrenç sesler çıkarma konusunda zaten hep çok becerikli olmuştur…
“Şimdi… Hatırlıyor musun..? Bana nasıl yalan söylediğini, beni nasıl kandırdığını ve bana nasıl çocuk muamelesi yaptığını! Beni nasıl öldürdüğünü…”
Artık konuşamıyorum… Ağzımdan çıkan tek şey belli belirsiz hırıltılar, hıçkırıklar… Düşünemiyorum bile…
“Ben değildim!” Beynimde delice bir hızla dönüyor… Etraf kararıyor ve her şey yok olamadan duyduğum son şey kız kardeşimin, küçük kız kardeşimin öfke dolu fısıldayışı;
“Ben sana her şeyi hatırlatacağım…”
Bana tekrar yaşatıyor her şeyi… Kendimi görüyorum; odamda… Ayna karşısında saçlarımı tararken…
Evet ,şimdi hatırlıyorum.
Ağlıyordum.