| 2025 Eylül - Ekim Hikayeleri > kar, lanet, delilik |
Yazar
Mesaj
Bu sene başladığımız ilk hikaye yazma etkinliğimize göstermiş olduğunuz katılım ve ilgi için hepinize teşekkür ederim
Umarım bu seferki etkinlikte katılım azalmaz ve artarak devam eder.
Bu ayki kelimelerimiz kar, lanet ve delilik.
Ekim sonuna kadar bitirmeye çalışalım. Şimdiden ellerinize sağlık
Bu ayki kelimelerimiz kar, lanet ve delilik.
Ekim sonuna kadar bitirmeye çalışalım. Şimdiden ellerinize sağlık
Bu mesaja teşekkür edenler (2 kişi): Ichimi, prenses serenity
Ay çok utanarak şöyle bir şey denedim. Üzerine daha fazla düşünürsem de paylaşamayacağım. O yüzden affedin beni
Asker
Kar içinde dünya şimdi, sesler uzakta.
Annesi oğlundan bir telefon bekliyor hiç durmadan.
Oğlu, sesi de gülüşü de uzaklarda kalanlardan.
Saçlarına hafif kar yağmış. Yirmisinde daha.
Bir gün aniden görmüş meğer, lanetini dünyanın.
Savaşmak.
O zaman düşmüş saçlarına karlar.
Dağlarda bırakmış çocukluğunu.
Annesi bekler durur sesi gelsin diye uzaktan.
Sesini de gülüşünü de çocukluğunda bırakmış geri gelen adam.
Anneye kalan ancak keder şimdi.
Kızı da var annenin.
Savaş nedir bilmez. Deliliğe sığınmış.
Pencereden bakar kar tanelerine…
Sesler en güzel halinde uzakta.
Gider kurulur birazdan annesinin yanına
ve gülümser.
Böylece görebilirler hep birlikte
Yeşile döndüğünü çayırların beyazdan.
Asker
Kar içinde dünya şimdi, sesler uzakta.
Annesi oğlundan bir telefon bekliyor hiç durmadan.
Oğlu, sesi de gülüşü de uzaklarda kalanlardan.
Saçlarına hafif kar yağmış. Yirmisinde daha.
Bir gün aniden görmüş meğer, lanetini dünyanın.
Savaşmak.
O zaman düşmüş saçlarına karlar.
Dağlarda bırakmış çocukluğunu.
Annesi bekler durur sesi gelsin diye uzaktan.
Sesini de gülüşünü de çocukluğunda bırakmış geri gelen adam.
Anneye kalan ancak keder şimdi.
Kızı da var annenin.
Savaş nedir bilmez. Deliliğe sığınmış.
Pencereden bakar kar tanelerine…
Sesler en güzel halinde uzakta.
Gider kurulur birazdan annesinin yanına
ve gülümser.
Böylece görebilirler hep birlikte
Yeşile döndüğünü çayırların beyazdan.
Bu mesaja teşekkür edenler (4 kişi): prenses serenity, mirai, Ichimi, SanJi
Bu mesaja teşekkür edenler (4 kişi): prenses serenity, mirai, Kelan, Ichimi
Baykuş'un Gecesi
Baykuş sesi duyuldu uzaktan. Sonra tekrardan seslendi uzaklara. Cevabı gelmiş olacak ki sessizlik başladı gecenin ortasında. Uzun bir sessizlik. Perdeler hafif bir esintide dalgalanmaya başladı, demek ki bir yer açık kalmıştı. Kalkıp etrafı gezinmeye başladı, neresi açık kalmış olabilirdi ki… O pencere bu pencere derken kapılara baktı onlar da kapalıydı. Belki de yanlış görmüştü ya da fark etmeden kendi neden olmuştu, tabii oturduğu yerden karşıdaki perdeyi nasıl kımıldatacağını da şüpheyle karşılayıp işine kaldığı yerden devam etmişti.
Bir aylığına dağ başında ev tutmuş ve daha bir haftası yeni yeni bitmeye başlamıştı ki doğanın ferahlatıcı etkisi yüzünden kendini çok fazla rahata kaptırmıştı. Üç haftası kalmıştı ve aylardır topladığı bilgileri düzenleyip makale haline getirmesi gerekiyordu. Tam yazı yazma perileri kafasında uçuşurken gecenin baykuşu gelip bütün perileri tek tek kaçırmıştı ve hatta bazılarını yemiş bile olabilirdi. Üstüne perdenin kımıl kımıl etmesi… Şimdi düşününce belki de evin içinde küçük bir şey dolaşıyordu bilmediği? Doğanın tam göbeğinde kim bilir ne tür canlılar vardı diye bir bir aklından geçirmeye başladı.
Elbette bunun sonu olmadığını düşünüp sıcak çikolata yapmaya karar vermesi de çok zamanını almadı. Sıcak çikolatasını yaptıktan sonra küçük balkonuna çıkarak muhteşem göl manzarası eşliğinde ki o esnada dolunayın ışıltısıyla elbette keyfine keyif kattı. Sonbaharın başı olduğundan hafif bir soğukluk vardı ve üstündeki kazağa rağmen kalın bir şal almayı da ihmal etmemişti. Sıcak çikolata, yün kazak ve muhteşem şalın sıcaklığıyla ve elbette sandalyenin hafif kayıklığını da katarsak içine tam bir uyku haline geçiş başlamıştı bile.
Kapı gümbürtüyle çalmaya başladı. Yerinden hoplayarak kalktı ve maalesef bu yere düşmesine de neden oldu. Ne yapacağını bilemedi bir an sonra kapı yine çalınca kendine gelip kapıyı açtı. Gecenin bu vaktinde kim gelir, niye gelir gibi sorgulamaları yapacak şuur aydınlığına sahip değildi o an ve maalesef kapıyı sorgusuz sualsiz açmıştı. Karşısında duran kişiyi görünce şaşırdı, kalbi hızlanmaya başladı ve bir süre sonra ayakta duramayarak yere düştü.
Yıllar önce ölen annesi kapıda dikilmiş kızına doğru bakıyordu. Kız yerde geri geri giderek koltuğa tutunup yavaşça ayağa kalkmaya çalıştı, ama kalkamadı. Ağzından “anne” kelimesi bir türlü çıkmak bilmedi. Tarif edilemeyecek bir sessizlikten sonra annesi kızını ilk doğduğu zaman ne kadar çok sevdiğini söyleyerek ona yaklaştı ve saçlarını okşadı. Kızdan ise ses seda çıkmıyordu nedense. Annesi eski güzel anıları bir bir anlatıyordu, ama sonra yüzü değişmeye başladı, çünkü sonrasında kocasının ilgisizliği ve ardından aldatmalarla, eziyetlerle geçen onca yılın acısını hatırlamaya başladı. Sonrası ise boşanmayla bitmişti, ancak onu asıl üzen ise kızının onu kendinden uzaklaştırıp babasını seçmesi olmuştu. Velhasıl sonunda annesi günden güne içine kapanmış ve delirerek bir dolunay gecesi intihar etmişti. Kızı ise bu durumu nasıl babasını seçmişse öyle kolayca kabullenip üzerine bile alınmamış ve hatta annesi için zerre üzülmemişti.
Üzülmek veya üzülmemek işte bütün mesele bu! Değil elbette, sonuçta herkes kendi seçimleriyle ve bunun sonucunda kendi kaderleriyle yaşarlar. Kız da bu soğuk ve belirsiz kaderi yaşamaya mahkum olmuştu elbette. Annesi onun üzerine eğildi ve elini tuttu. Gözlerine bakıp:
“Ben cehenneme tek başıma gitmeyeceğim. Baban ve sen yavrum, eskisi gibi hep birlikte olacağız. Umarım beni seçmediğin için mutlusundur. Ben hep seni seçtim. Sevgim de senin ve şimdi lanetim de…”
Her taraf bembeyaz karla kaplı güzel bir aralık sabahıydı. Evet, kış güneşi çıkmış ve masmavi gökyüzünün ortasında ışıldıyordu. Dağ evinin sahibi yeni kiracısı gelmeden önce evi düzenlemeye gelmişti. Zira önceki kiracısı hep geldiği için evi temiz bırakacağından emindi, o yüzden aylardır eve uğramamıştı bile. Evin kapısını açınca evin terk edilmediği gördü ve şaşırdı. Önceki kiracısı hala burada olamazdı herhalde deyip etrafa bakındı. Masada etrafa yayılmış belgeler vardı ve diz üstü bilgisayar duruyordu. Sonra göl manzarasına doğru kafasını çevirdi ve orada karla kaplı koca bir kütle gördü.
Korkunun ecele faydası olmadığını bilerek zorla da olsa balkona çıkıp kar kütlesini temizledi eliyle ve tahmin ettiği şeyin olduğunu görmesiyle irkilmesi bir oldu. Delik deşik bir kafa, gözleri olmayan bir yüz, hemen yetkili kişilere haber verdi.
Tahmin edileceği üzere önceki kiracı ölmüştü ve aylardır oradaydı. Annesi ölmüş, her ne kadar babasını zamanında tutmuş olmasa da babasının hiçbir şey umurunda olmadığından kızıyla arası epey bir habersizdi. Arkadaş desen hak getire, iş desen kendine göre ayarlı olduğundan kimsenin hani neredesin demeyeceği bir iş ve işte böyle bomboş bir hayat. Oh oldu mu sana her şey güllük gülistanlık şimdi…
Her neyse konuya dönelim ve sadede gelelim biz… Kız”cağız” dağ evinde kakao, süt tozu, su ve azıcık da çikolata bulmuş onu koymuş, azıcık da tatlansın diye şeker koymuş, ama şeker olmadığından tatlandırıcı şeker koymak istemiş. Hayat bu ya gecenin körü uyku hapıyla karıştır onu, e 4-5 tane de atmış içine yoksa daha fazla mıydı yahu? Her neyse bir güzel uyumuş, sonra o soğuk bu soğuk “hip- le devam eden şey sonu ölüvermiş… Börtü böcek hele ki kargası ve o gecenin ayazında öten baykuşu(aferin) bunu bir güzel didiklemiş.
Ne demişler; Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste… Şimdi cayır cayır yanar mısın, devamlı aynı felaket hayatı mı yaşarsın: Kim bilir bize ne =P
Baykuş sesi duyuldu uzaktan. Sonra tekrardan seslendi uzaklara. Cevabı gelmiş olacak ki sessizlik başladı gecenin ortasında. Uzun bir sessizlik. Perdeler hafif bir esintide dalgalanmaya başladı, demek ki bir yer açık kalmıştı. Kalkıp etrafı gezinmeye başladı, neresi açık kalmış olabilirdi ki… O pencere bu pencere derken kapılara baktı onlar da kapalıydı. Belki de yanlış görmüştü ya da fark etmeden kendi neden olmuştu, tabii oturduğu yerden karşıdaki perdeyi nasıl kımıldatacağını da şüpheyle karşılayıp işine kaldığı yerden devam etmişti.
Bir aylığına dağ başında ev tutmuş ve daha bir haftası yeni yeni bitmeye başlamıştı ki doğanın ferahlatıcı etkisi yüzünden kendini çok fazla rahata kaptırmıştı. Üç haftası kalmıştı ve aylardır topladığı bilgileri düzenleyip makale haline getirmesi gerekiyordu. Tam yazı yazma perileri kafasında uçuşurken gecenin baykuşu gelip bütün perileri tek tek kaçırmıştı ve hatta bazılarını yemiş bile olabilirdi. Üstüne perdenin kımıl kımıl etmesi… Şimdi düşününce belki de evin içinde küçük bir şey dolaşıyordu bilmediği? Doğanın tam göbeğinde kim bilir ne tür canlılar vardı diye bir bir aklından geçirmeye başladı.
Elbette bunun sonu olmadığını düşünüp sıcak çikolata yapmaya karar vermesi de çok zamanını almadı. Sıcak çikolatasını yaptıktan sonra küçük balkonuna çıkarak muhteşem göl manzarası eşliğinde ki o esnada dolunayın ışıltısıyla elbette keyfine keyif kattı. Sonbaharın başı olduğundan hafif bir soğukluk vardı ve üstündeki kazağa rağmen kalın bir şal almayı da ihmal etmemişti. Sıcak çikolata, yün kazak ve muhteşem şalın sıcaklığıyla ve elbette sandalyenin hafif kayıklığını da katarsak içine tam bir uyku haline geçiş başlamıştı bile.
Kapı gümbürtüyle çalmaya başladı. Yerinden hoplayarak kalktı ve maalesef bu yere düşmesine de neden oldu. Ne yapacağını bilemedi bir an sonra kapı yine çalınca kendine gelip kapıyı açtı. Gecenin bu vaktinde kim gelir, niye gelir gibi sorgulamaları yapacak şuur aydınlığına sahip değildi o an ve maalesef kapıyı sorgusuz sualsiz açmıştı. Karşısında duran kişiyi görünce şaşırdı, kalbi hızlanmaya başladı ve bir süre sonra ayakta duramayarak yere düştü.
Yıllar önce ölen annesi kapıda dikilmiş kızına doğru bakıyordu. Kız yerde geri geri giderek koltuğa tutunup yavaşça ayağa kalkmaya çalıştı, ama kalkamadı. Ağzından “anne” kelimesi bir türlü çıkmak bilmedi. Tarif edilemeyecek bir sessizlikten sonra annesi kızını ilk doğduğu zaman ne kadar çok sevdiğini söyleyerek ona yaklaştı ve saçlarını okşadı. Kızdan ise ses seda çıkmıyordu nedense. Annesi eski güzel anıları bir bir anlatıyordu, ama sonra yüzü değişmeye başladı, çünkü sonrasında kocasının ilgisizliği ve ardından aldatmalarla, eziyetlerle geçen onca yılın acısını hatırlamaya başladı. Sonrası ise boşanmayla bitmişti, ancak onu asıl üzen ise kızının onu kendinden uzaklaştırıp babasını seçmesi olmuştu. Velhasıl sonunda annesi günden güne içine kapanmış ve delirerek bir dolunay gecesi intihar etmişti. Kızı ise bu durumu nasıl babasını seçmişse öyle kolayca kabullenip üzerine bile alınmamış ve hatta annesi için zerre üzülmemişti.
Üzülmek veya üzülmemek işte bütün mesele bu! Değil elbette, sonuçta herkes kendi seçimleriyle ve bunun sonucunda kendi kaderleriyle yaşarlar. Kız da bu soğuk ve belirsiz kaderi yaşamaya mahkum olmuştu elbette. Annesi onun üzerine eğildi ve elini tuttu. Gözlerine bakıp:
“Ben cehenneme tek başıma gitmeyeceğim. Baban ve sen yavrum, eskisi gibi hep birlikte olacağız. Umarım beni seçmediğin için mutlusundur. Ben hep seni seçtim. Sevgim de senin ve şimdi lanetim de…”
Her taraf bembeyaz karla kaplı güzel bir aralık sabahıydı. Evet, kış güneşi çıkmış ve masmavi gökyüzünün ortasında ışıldıyordu. Dağ evinin sahibi yeni kiracısı gelmeden önce evi düzenlemeye gelmişti. Zira önceki kiracısı hep geldiği için evi temiz bırakacağından emindi, o yüzden aylardır eve uğramamıştı bile. Evin kapısını açınca evin terk edilmediği gördü ve şaşırdı. Önceki kiracısı hala burada olamazdı herhalde deyip etrafa bakındı. Masada etrafa yayılmış belgeler vardı ve diz üstü bilgisayar duruyordu. Sonra göl manzarasına doğru kafasını çevirdi ve orada karla kaplı koca bir kütle gördü.
Korkunun ecele faydası olmadığını bilerek zorla da olsa balkona çıkıp kar kütlesini temizledi eliyle ve tahmin ettiği şeyin olduğunu görmesiyle irkilmesi bir oldu. Delik deşik bir kafa, gözleri olmayan bir yüz, hemen yetkili kişilere haber verdi.
Tahmin edileceği üzere önceki kiracı ölmüştü ve aylardır oradaydı. Annesi ölmüş, her ne kadar babasını zamanında tutmuş olmasa da babasının hiçbir şey umurunda olmadığından kızıyla arası epey bir habersizdi. Arkadaş desen hak getire, iş desen kendine göre ayarlı olduğundan kimsenin hani neredesin demeyeceği bir iş ve işte böyle bomboş bir hayat. Oh oldu mu sana her şey güllük gülistanlık şimdi…
Her neyse konuya dönelim ve sadede gelelim biz… Kız”cağız” dağ evinde kakao, süt tozu, su ve azıcık da çikolata bulmuş onu koymuş, azıcık da tatlansın diye şeker koymuş, ama şeker olmadığından tatlandırıcı şeker koymak istemiş. Hayat bu ya gecenin körü uyku hapıyla karıştır onu, e 4-5 tane de atmış içine yoksa daha fazla mıydı yahu? Her neyse bir güzel uyumuş, sonra o soğuk bu soğuk “hip- le devam eden şey sonu ölüvermiş… Börtü böcek hele ki kargası ve o gecenin ayazında öten baykuşu(aferin) bunu bir güzel didiklemiş.
Ne demişler; Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste… Şimdi cayır cayır yanar mısın, devamlı aynı felaket hayatı mı yaşarsın: Kim bilir bize ne =P

Bu mesaja teşekkür edenler (4 kişi): Ichimi, Kelan, SanJi, mirai
Kardan Adam
Dışarıda kar fırtınası başlamıştı; gökyüzü sanki içini döküyordu.
V, küçük pencereden dışarı baktı.
Kar taneleri sokak lambasının altında sessizce dönüyor, birbirine çarpa çarpa yok oluyordu. Karın güzelliğinde bir yorgunluk vardı…tıpkı yıllardır aynı odada aynı rüyayı gören birinin yüzü gibi…
Kapı gıcırdadı. Yaşlı, yanakları pembe, güleç bir kadın içeri girdi. Elinde buharı tüten iki fincan çay vardı.
"Al kızım, iç ısın," dedi. V fincanı aldı, ama gözleri hâlâ penceredeydi. Tepenin üstündeki eski eve baktı. "Teyze,” dedi merakla," şu tepedeki evde kim yaşıyor?"
Kadın bir an durdu, gülümsemesi yüzünden çekildi. Sanki eski bir hikâyenin kapısı açılmıştı. Sonra her zamanki gibi, aynı hikâyeyi anlatmaya başladı. Sesi alçak, ezberden beri okunan bir dua gibiydi:
"Ah… o ev mi?
Vakti zamanında bir genç geldi buralara, bu memlekete yolu nerden düşmüş bilinmez.
Herkes uyuduğunda onun lambaları yanar, bütün tepe ışığa boğulurdu.
Gece boyu elinde bir aletle gökyüzünü inceler, sonra defterine bir şeyler karalardı.
Önceleri herkes severdi onu. Sessiz, kendi hâlinde bir çocuktu.
Ama giderek içine kapandı.
Bir gün karın içinde bir kardan adam yaptı, boynuna yeşil bir atkı doladı.
Sonra her gece onunla konuşmaya başladı. Köylüler korktu tabii. 'Lanetli' dediler. 'Kar konuşturuyor, büyü yapıyor' dediler.
Sonra bir sabah... o genç ortadan kayboldu."
Kadın bunu söylerken elleri titriyordu. Elindeki fincan sallandıkça taşıyor, ellerini yakıyordu ama bırakmıyordu. Kadının sesi titredi.
"Ama kardan adam kaldı, boynunda atkı elinde de o paslı gökyüzü şeyiyle. O günden beri, her kışın ilk karında o tepenin önünde yine bir kardan adam belirir. Kimse yapmaz, kendi kendine olur."
V sessiz kaldı.
"Belki o da teleskopla gökyüzünü izliyordur,"dedi usulca. Kadın başını eğdi. "Belki,"dedi ama gözlerini kaçırıyordu.
V gece uyuyamadı. Gece olunca dayanamadı, dışarı çıktı. Kar derin, hava keskin ve soğuktu. Tepenin önüne vardığında kalbi çarpmaya başladı. Gerçekten de orada bir kardan adam vardı. Elinde teleskop, göğe bakıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme, gözlerinde sanki bir ışık.
Yaklaştı.. Atkıya dokundu; kumaşın altında bir iz vardı, sanki dikiş değil de ip.
Parmak uçlarıyla çekti…
ve karın altından paslı bir zincir çıktı.
Bir anda rüzgâr uğuldadı.
Bir ses, fısıltı gibi yaklaştı:
"Yine gelmişsin…"
V geri adım attı.
Kardan adamın kömür gözleri ıslak gibiydi.
Bir anlığına karın altından bir el gördüğüne yemin edebilirdi.
V sessizce yaklaştı.
"Altair?" diye fısıldadı.
Rüzgâr hafifçe uğuldadı, kar taneleri saçına yapıştı.
Teleskobun merceğinde bir yansıma vardı: gökyüzünde bir yıldız parlıyordu, diğerlerinden biraz daha yakın, biraz daha mavi. Teleskop artık göğe değil, ona dönüktü. V o an hatırladı.
Delirmiş gibi çığlık atarak köye doğru koşarak indi. Kapıyı açtı, içeri girdi. Kadın sobanın başında oturuyordu.
"Siz…" dedi V, "onu öldürdünüz."
Kadın başını kaldırdı, yüzü bembeyazdı."Yok kızım,"v dedi yavaşça, "biz… köyü koruduk sadece. Deliydi. Göğe bakıyor, karla konuşuyordu. Sonra sen… sen de koşarak gelmiştin o gece. Biliyorsun yapacağımız bir şey yoktu."
V’nin nefesi kesildi. "Ben mi?" dedi.
Kadın ağladı, ama gözyaşları buhar gibi kayboluyordu.
"Biz seni kurtardık. Ama sen artık hiçbir şeyi hatırlayamazsın. Her kar yağdığında unutacaksın. Bu senin cezan değil kızım, bizim cezamız. Bizim lanetimiz"
V geri çekildi. Sesi boğuk bir fısıltıya dönüştü. "Ve o hâlâ orada… zincirli, değil mi?"
Kadın cevap vermedi. Sabah olduğunda köyde kimse kadını bulamadı. Evi boştu, soba sönmüştü. Ve artık kardan adam da yok olmuştu. Ama köylülerin konuşmaları duyuluyordu.
Karın başladığı o gece, gökyüzü koca bir kâğıt gibiymiş… her şey silinmiş, sadece beyaz kalmış. V yıllar önce merakla tepedeki o evi yine izlermiş. Geceleri bir ışık yanarmış orada. Köylüler, "Delinin evi," dermiş. Ama o, o ışığın birine ait olduğunu bilirmiş: Altair.
Bir zamanlar köyün dışına taşınmış bir gencin adıymış o. Yıldızlara bakar, teleskopla gökyüzünü izlermiş. Bir defasında V’yi fark etmiş; karın ortasında bir genç kızı.
Ona minik bir teleskop vermiş. "Bak," demiş, "Sen de benim gibi ne zaman korkar, buralardan gitmek istersen bu teleskopla yıldızlara bak ve hatırla. Onlar karanlıkta parlar ve sana yol gösterir."
O günden sonra ikisi de ne zaman buralardan gitmek isteseler birbirlerine rastlamışlar. Köyün yollarında, karın içinde, bazen sessizce, bazen gülerek…Bir şekilde bu kar şehri onları birine bağlamış. Altair bir gün kar yağdığını görünce bir kardan adam yapmış. Boynuna sevdiğinin hediye ettiği atkısını bağlamış, kardan adamı yaparken mutlulukla şiirler okumuş, şarkılar söylemiş.
Ama kimse anlamamış. Bir gece kadınlar fısıldaşmış: Büyü yapıyor bu çocuk. Karla konuşuyor, göğe dua ediyor. Lanet getirecek köyümüze.” Sonra erkekler toplanmış. Meşaleleri yakmışlar. "Deliyi susturacağız,"demişler.
Kapısını kırılmışlar. Elleriyle onu sürüklemişler dışarı. Karın üstüne düşerken yıldızlar saçılmış gibi olmuş etrafa. Köylüler onu ağzı kan içinde, zincirle tepeye bağlamışlar. Bileklerine demir, ayaklarına ip geçirmişler. Bir meşale sönmüş, biri devrilmiş. Ve o gece kar başlamış büyük, ağır, sessiz kar. Kan kırmızı olmuş her yer. Küller savrulmuş etrafa. Altair gözyaşları içinde V’nin geldiğini görünce seslenmeye çalışmış ama nefesi yetmemiş gözleri açık gidi vermiş bu diyardan. V onu bu halde görünce aklını yitirmiş. Ertesi gün hiçbir şey yaşanmamış gibi uyanmış lakin köylüler sonradan anlamış, ne zaman köye kar yağsa V gözlerini tepeye diker. Kim yaşar orada diye sorar sonra yalınayak tepeye çıkar. Kardan bir adam yapar. Boynuna yeşil bir atkı dolar eline teleskop verir hıçkırarak ağlamış. Sonra çığlık çığlığa tepeden koşarak iner ağıt yakarmış.
Gel zaman git zaman köylü bunun bir lanet olduğunu anlamış. Çünkü V ne zaman tepenin ardından çığlık çığlığa inse köy halkından biri delirerek ölürmüş. Geçen gece de köyde yaşanan bu hazin olaya şahit olan son kişi olan bu yaşlı kadın delirerek tepenin ardına çıkıp atıvermiş kendini. V ise tekrar tepeye çıkmış elleri paramparça oluncaya kadar. Toprağı kazıp durmuş. Yere bağlı zincirleri köklerinden söküp atınca onun da ruhu huzura kavuşmuş.
Ve o günden sonra, o tepeyi aydınlatan iki yıldız olmuş.
Altair’in tam yanında, Vega.
Dışarıda kar fırtınası başlamıştı; gökyüzü sanki içini döküyordu.
V, küçük pencereden dışarı baktı.
Kar taneleri sokak lambasının altında sessizce dönüyor, birbirine çarpa çarpa yok oluyordu. Karın güzelliğinde bir yorgunluk vardı…tıpkı yıllardır aynı odada aynı rüyayı gören birinin yüzü gibi…
Kapı gıcırdadı. Yaşlı, yanakları pembe, güleç bir kadın içeri girdi. Elinde buharı tüten iki fincan çay vardı.
"Al kızım, iç ısın," dedi. V fincanı aldı, ama gözleri hâlâ penceredeydi. Tepenin üstündeki eski eve baktı. "Teyze,” dedi merakla," şu tepedeki evde kim yaşıyor?"
Kadın bir an durdu, gülümsemesi yüzünden çekildi. Sanki eski bir hikâyenin kapısı açılmıştı. Sonra her zamanki gibi, aynı hikâyeyi anlatmaya başladı. Sesi alçak, ezberden beri okunan bir dua gibiydi:
"Ah… o ev mi?
Vakti zamanında bir genç geldi buralara, bu memlekete yolu nerden düşmüş bilinmez.
Herkes uyuduğunda onun lambaları yanar, bütün tepe ışığa boğulurdu.
Gece boyu elinde bir aletle gökyüzünü inceler, sonra defterine bir şeyler karalardı.
Önceleri herkes severdi onu. Sessiz, kendi hâlinde bir çocuktu.
Ama giderek içine kapandı.
Bir gün karın içinde bir kardan adam yaptı, boynuna yeşil bir atkı doladı.
Sonra her gece onunla konuşmaya başladı. Köylüler korktu tabii. 'Lanetli' dediler. 'Kar konuşturuyor, büyü yapıyor' dediler.
Sonra bir sabah... o genç ortadan kayboldu."
Kadın bunu söylerken elleri titriyordu. Elindeki fincan sallandıkça taşıyor, ellerini yakıyordu ama bırakmıyordu. Kadının sesi titredi.
"Ama kardan adam kaldı, boynunda atkı elinde de o paslı gökyüzü şeyiyle. O günden beri, her kışın ilk karında o tepenin önünde yine bir kardan adam belirir. Kimse yapmaz, kendi kendine olur."
V sessiz kaldı.
"Belki o da teleskopla gökyüzünü izliyordur,"dedi usulca. Kadın başını eğdi. "Belki,"dedi ama gözlerini kaçırıyordu.
V gece uyuyamadı. Gece olunca dayanamadı, dışarı çıktı. Kar derin, hava keskin ve soğuktu. Tepenin önüne vardığında kalbi çarpmaya başladı. Gerçekten de orada bir kardan adam vardı. Elinde teleskop, göğe bakıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme, gözlerinde sanki bir ışık.
Yaklaştı.. Atkıya dokundu; kumaşın altında bir iz vardı, sanki dikiş değil de ip.
Parmak uçlarıyla çekti…
ve karın altından paslı bir zincir çıktı.
Bir anda rüzgâr uğuldadı.
Bir ses, fısıltı gibi yaklaştı:
"Yine gelmişsin…"
V geri adım attı.
Kardan adamın kömür gözleri ıslak gibiydi.
Bir anlığına karın altından bir el gördüğüne yemin edebilirdi.
V sessizce yaklaştı.
"Altair?" diye fısıldadı.
Rüzgâr hafifçe uğuldadı, kar taneleri saçına yapıştı.
Teleskobun merceğinde bir yansıma vardı: gökyüzünde bir yıldız parlıyordu, diğerlerinden biraz daha yakın, biraz daha mavi. Teleskop artık göğe değil, ona dönüktü. V o an hatırladı.
Delirmiş gibi çığlık atarak köye doğru koşarak indi. Kapıyı açtı, içeri girdi. Kadın sobanın başında oturuyordu.
"Siz…" dedi V, "onu öldürdünüz."
Kadın başını kaldırdı, yüzü bembeyazdı."Yok kızım,"v dedi yavaşça, "biz… köyü koruduk sadece. Deliydi. Göğe bakıyor, karla konuşuyordu. Sonra sen… sen de koşarak gelmiştin o gece. Biliyorsun yapacağımız bir şey yoktu."
V’nin nefesi kesildi. "Ben mi?" dedi.
Kadın ağladı, ama gözyaşları buhar gibi kayboluyordu.
"Biz seni kurtardık. Ama sen artık hiçbir şeyi hatırlayamazsın. Her kar yağdığında unutacaksın. Bu senin cezan değil kızım, bizim cezamız. Bizim lanetimiz"
V geri çekildi. Sesi boğuk bir fısıltıya dönüştü. "Ve o hâlâ orada… zincirli, değil mi?"
Kadın cevap vermedi. Sabah olduğunda köyde kimse kadını bulamadı. Evi boştu, soba sönmüştü. Ve artık kardan adam da yok olmuştu. Ama köylülerin konuşmaları duyuluyordu.
Karın başladığı o gece, gökyüzü koca bir kâğıt gibiymiş… her şey silinmiş, sadece beyaz kalmış. V yıllar önce merakla tepedeki o evi yine izlermiş. Geceleri bir ışık yanarmış orada. Köylüler, "Delinin evi," dermiş. Ama o, o ışığın birine ait olduğunu bilirmiş: Altair.
Bir zamanlar köyün dışına taşınmış bir gencin adıymış o. Yıldızlara bakar, teleskopla gökyüzünü izlermiş. Bir defasında V’yi fark etmiş; karın ortasında bir genç kızı.
Ona minik bir teleskop vermiş. "Bak," demiş, "Sen de benim gibi ne zaman korkar, buralardan gitmek istersen bu teleskopla yıldızlara bak ve hatırla. Onlar karanlıkta parlar ve sana yol gösterir."
O günden sonra ikisi de ne zaman buralardan gitmek isteseler birbirlerine rastlamışlar. Köyün yollarında, karın içinde, bazen sessizce, bazen gülerek…Bir şekilde bu kar şehri onları birine bağlamış. Altair bir gün kar yağdığını görünce bir kardan adam yapmış. Boynuna sevdiğinin hediye ettiği atkısını bağlamış, kardan adamı yaparken mutlulukla şiirler okumuş, şarkılar söylemiş.
Ama kimse anlamamış. Bir gece kadınlar fısıldaşmış: Büyü yapıyor bu çocuk. Karla konuşuyor, göğe dua ediyor. Lanet getirecek köyümüze.” Sonra erkekler toplanmış. Meşaleleri yakmışlar. "Deliyi susturacağız,"demişler.
Kapısını kırılmışlar. Elleriyle onu sürüklemişler dışarı. Karın üstüne düşerken yıldızlar saçılmış gibi olmuş etrafa. Köylüler onu ağzı kan içinde, zincirle tepeye bağlamışlar. Bileklerine demir, ayaklarına ip geçirmişler. Bir meşale sönmüş, biri devrilmiş. Ve o gece kar başlamış büyük, ağır, sessiz kar. Kan kırmızı olmuş her yer. Küller savrulmuş etrafa. Altair gözyaşları içinde V’nin geldiğini görünce seslenmeye çalışmış ama nefesi yetmemiş gözleri açık gidi vermiş bu diyardan. V onu bu halde görünce aklını yitirmiş. Ertesi gün hiçbir şey yaşanmamış gibi uyanmış lakin köylüler sonradan anlamış, ne zaman köye kar yağsa V gözlerini tepeye diker. Kim yaşar orada diye sorar sonra yalınayak tepeye çıkar. Kardan bir adam yapar. Boynuna yeşil bir atkı dolar eline teleskop verir hıçkırarak ağlamış. Sonra çığlık çığlığa tepeden koşarak iner ağıt yakarmış.
Gel zaman git zaman köylü bunun bir lanet olduğunu anlamış. Çünkü V ne zaman tepenin ardından çığlık çığlığa inse köy halkından biri delirerek ölürmüş. Geçen gece de köyde yaşanan bu hazin olaya şahit olan son kişi olan bu yaşlı kadın delirerek tepenin ardına çıkıp atıvermiş kendini. V ise tekrar tepeye çıkmış elleri paramparça oluncaya kadar. Toprağı kazıp durmuş. Yere bağlı zincirleri köklerinden söküp atınca onun da ruhu huzura kavuşmuş.
Ve o günden sonra, o tepeyi aydınlatan iki yıldız olmuş.
Altair’in tam yanında, Vega.
[center]
[center]
[center]Bu mesaja teşekkür edenler (4 kişi): Ichimi, prenses serenity, SanJi, Kelan
@Kelan: Hikayeni şafak türküsü tadında bir şiirle anlatmanı sevdim. Bilerek mi yaptın bilmiyorum ama ilk dört dizenin baş harflerinden KAOS çıkıyor. Hem bu akrostişi hem de deneysel çalışmış olmanı beğendim. Senin imzanı taşıdığını belli eden bir çalışma olmuş. Ellerine sağlık.
@Sere: Final Destination filmleri gibi çok güzel başlayıp karanlığa doğru sürüklemişsin hikayeyi. Slice of life deliliğe ve lanete çogi bağlanmış. Ellerine sağlık.
@mirai: Üslubunu, dilini, tasvirlerini çok sevdim. Mitolojiden esinlendiğin karakterleri bizim temayla birleştirip çok güzel kurgulamışsın. O karakterleri hikayeyi okuduktan sonra araştırdım, hüzünlü bir hikayeleri varmış. Ama senin yazdığın çok özgün geldi bana. Heyecanla ve şaşkınlıkla okudum sonuna dek. Ellerine sağlık
@Sere: Final Destination filmleri gibi çok güzel başlayıp karanlığa doğru sürüklemişsin hikayeyi. Slice of life deliliğe ve lanete çogi bağlanmış. Ellerine sağlık.
@mirai: Üslubunu, dilini, tasvirlerini çok sevdim. Mitolojiden esinlendiğin karakterleri bizim temayla birleştirip çok güzel kurgulamışsın. O karakterleri hikayeyi okuduktan sonra araştırdım, hüzünlü bir hikayeleri varmış. Ama senin yazdığın çok özgün geldi bana. Heyecanla ve şaşkınlıkla okudum sonuna dek. Ellerine sağlık
Bu mesaja teşekkür edenler (3 kişi): Ichimi, prenses serenity, mirai
Cinli Köy
Malatya’nın Karayazı adlı köyünden gerçek bir hikaye..
Ichimi işten gelmişti ve epey yorgundu. Haberlere göz atarken Malatya’nın Karayazı köyündeki kedilerle alakalı ilginç haber dikkatini çekmişti. Kediler adeta delirmişti. Köy halkı artık daha fazla dayanamamış ve köyden kaçmıştı. Bu durum epey ilginçti. Kediler mırlayıp gırlayıp insanların üstüne atlıyordu haberde anlattığına göre. Bu durum Ichimi’nin merakını cezbetmişti. Hemen Melda’yı aradı ve durumu anlattı. Melda kedi bilimi uzmanıydı. Kesinlikle kedileri nasıl kurtarmanın bir yolunu bilmeliydi. Ki öyle de oldu. Melda kedileri yerinde görüp durumu çözebileceğini söyledi. Bu çılgın ikili hiç vakit kaybetmeden yola koyulup Malatya’ya gittiler. Orda bu köyde ikhamet eden Behiza kendilerini karşıladı. Kediler Behiza’yı epey hırpalamıştı bu yüzden Behiza epey sinirliydi. Üstelik çok şiddetli bir kar fırtınası vardı. Köy halkı soğuktan ve kardan perişan olmuştu. Behiza şöyle dedi:”********************************”. (Anlamayanlar için küfür etti.)
Melda ve Ichimi Behiza’yı iyice dinleyip sakinleştirdikten sonra ekipmanlarını toplayıp köye doğru yola koyuldular. Melda kediler konusunda kendini çok geliştirmişti. O kadar çok geliştirmişti ki kedice konuşabiliyordu. Köyün girişinde karşılaştıkları kediye neler olduğunu sordu. Kedi şöyle dedi:” gıııırrrrrrrrrmııırrırrırrırırrrğğğrrrrrrırırııırrmmm”. Melda büyük bir ciddiyetle kediyi dinledi ve Ichimi’ye dönüp:” Her şeyi anladım şu eve gitmemiz gerek!” dedi heyecanla. Ichimi ne olduğunu bile anlamadan Melda’nın peşinden koşmaya başladı. Melda olayı anlamıştı ve çok heyecanlıydı Ichimi güç bela kendisine yetişiyordu. Bir yandan kedilerden kaçmaya çalışan Ichimi “acaba buraya gelerek hata mı yaptım?” Diyerek iç çekti.
Sonunda kedinin bahsettiği evi buldular. Melda hemen kapıyı açtı. İçeride neyle karşılaşacağını biliyordu. Ichimi geldiğinde ise adeta şok geçirdi. İçerde koca bir kazan kaynatan Emre’yi görünce neye uğradığını şaşırdı. Ichimi hemen “ Emre sakince o kepçeyi yere bırak” diye bağırdı. Emre:” Sakin ol Ichimi bunu açıklayabilirim” diyip anlatmaya başladı.
Emre kedilerin üstünde bir çeşit deney yapmaya başlamıştı. Amacı kedileri daha işe yarar hale getirmekti. İlk başta her şey yolunda gitmişti. Kediler Emre’ye itaat etmiş onun emrinde çalışmaya başlamıştı. Taa ki Emre’nin çılgın şişko kedisi kıskançlık krizine girip Emre’nin yaptığı iksirin formülünü bozana kadar..
Yeni iksiri içen kediler tamamen delirmiş gibi davranmaya başladı ne olduğunu anladığımda ise her şey çok geçti, dedi Emre. Melda Emre’nin bu davranışına çok sinirlendi. Tam kükreyecekken içerden Emre’nin şişko kedisi çıktı ve tüm olanları nasıl düzelteceğini bildiğini kedice Melda’ya söyledi.
Çözüm aslında çok basitti tüm kedilere özel bir yaş mama vermek yeterliydi. Tüm bu kedilere acilen yaş mama lazımdı! Ichimi hemen Hatice’yi aradı. ( Önceki hikayeden bilenler bilir ki Hatice’nin helikopteri vardır.) Hatice’ye durumu hızlıca açıklayıp yaş mama getirebilir misin diye sordu. Hatice olayın şokunu bile atlatamadan helikopterine atladı. Yaş mama yüklemesi yaptıktan sonra birkaç saat içinde Malatya’da oldu. Ardından köy halkının da yardımıyla kedilere yaş mamalar dağıtılıp tüm kediler normale döndürüldü.
Emre’ye gelecek olursak kediler ona tazminat davası açtı. Dava ise hala devam ediyor..
Yaklaşık 1 ay sonra tüm olaylar dinmiş bu lanet son bulmuştu. Ichimi derin bir oh çekip ufuğa doğru yürüdü. Bir sonraki macerada görüşmek üzere diyerek.
Malatya’nın Karayazı adlı köyünden gerçek bir hikaye..
Ichimi işten gelmişti ve epey yorgundu. Haberlere göz atarken Malatya’nın Karayazı köyündeki kedilerle alakalı ilginç haber dikkatini çekmişti. Kediler adeta delirmişti. Köy halkı artık daha fazla dayanamamış ve köyden kaçmıştı. Bu durum epey ilginçti. Kediler mırlayıp gırlayıp insanların üstüne atlıyordu haberde anlattığına göre. Bu durum Ichimi’nin merakını cezbetmişti. Hemen Melda’yı aradı ve durumu anlattı. Melda kedi bilimi uzmanıydı. Kesinlikle kedileri nasıl kurtarmanın bir yolunu bilmeliydi. Ki öyle de oldu. Melda kedileri yerinde görüp durumu çözebileceğini söyledi. Bu çılgın ikili hiç vakit kaybetmeden yola koyulup Malatya’ya gittiler. Orda bu köyde ikhamet eden Behiza kendilerini karşıladı. Kediler Behiza’yı epey hırpalamıştı bu yüzden Behiza epey sinirliydi. Üstelik çok şiddetli bir kar fırtınası vardı. Köy halkı soğuktan ve kardan perişan olmuştu. Behiza şöyle dedi:”********************************”. (Anlamayanlar için küfür etti.)
Melda ve Ichimi Behiza’yı iyice dinleyip sakinleştirdikten sonra ekipmanlarını toplayıp köye doğru yola koyuldular. Melda kediler konusunda kendini çok geliştirmişti. O kadar çok geliştirmişti ki kedice konuşabiliyordu. Köyün girişinde karşılaştıkları kediye neler olduğunu sordu. Kedi şöyle dedi:” gıııırrrrrrrrrmııırrırrırrırırrrğğğrrrrrrırırııırrmmm”. Melda büyük bir ciddiyetle kediyi dinledi ve Ichimi’ye dönüp:” Her şeyi anladım şu eve gitmemiz gerek!” dedi heyecanla. Ichimi ne olduğunu bile anlamadan Melda’nın peşinden koşmaya başladı. Melda olayı anlamıştı ve çok heyecanlıydı Ichimi güç bela kendisine yetişiyordu. Bir yandan kedilerden kaçmaya çalışan Ichimi “acaba buraya gelerek hata mı yaptım?” Diyerek iç çekti.
Sonunda kedinin bahsettiği evi buldular. Melda hemen kapıyı açtı. İçeride neyle karşılaşacağını biliyordu. Ichimi geldiğinde ise adeta şok geçirdi. İçerde koca bir kazan kaynatan Emre’yi görünce neye uğradığını şaşırdı. Ichimi hemen “ Emre sakince o kepçeyi yere bırak” diye bağırdı. Emre:” Sakin ol Ichimi bunu açıklayabilirim” diyip anlatmaya başladı.
Emre kedilerin üstünde bir çeşit deney yapmaya başlamıştı. Amacı kedileri daha işe yarar hale getirmekti. İlk başta her şey yolunda gitmişti. Kediler Emre’ye itaat etmiş onun emrinde çalışmaya başlamıştı. Taa ki Emre’nin çılgın şişko kedisi kıskançlık krizine girip Emre’nin yaptığı iksirin formülünü bozana kadar..
Yeni iksiri içen kediler tamamen delirmiş gibi davranmaya başladı ne olduğunu anladığımda ise her şey çok geçti, dedi Emre. Melda Emre’nin bu davranışına çok sinirlendi. Tam kükreyecekken içerden Emre’nin şişko kedisi çıktı ve tüm olanları nasıl düzelteceğini bildiğini kedice Melda’ya söyledi.
Çözüm aslında çok basitti tüm kedilere özel bir yaş mama vermek yeterliydi. Tüm bu kedilere acilen yaş mama lazımdı! Ichimi hemen Hatice’yi aradı. ( Önceki hikayeden bilenler bilir ki Hatice’nin helikopteri vardır.) Hatice’ye durumu hızlıca açıklayıp yaş mama getirebilir misin diye sordu. Hatice olayın şokunu bile atlatamadan helikopterine atladı. Yaş mama yüklemesi yaptıktan sonra birkaç saat içinde Malatya’da oldu. Ardından köy halkının da yardımıyla kedilere yaş mamalar dağıtılıp tüm kediler normale döndürüldü.
Emre’ye gelecek olursak kediler ona tazminat davası açtı. Dava ise hala devam ediyor..
Yaklaşık 1 ay sonra tüm olaylar dinmiş bu lanet son bulmuştu. Ichimi derin bir oh çekip ufuğa doğru yürüdü. Bir sonraki macerada görüşmek üzere diyerek.
...
Bu mesaja teşekkür edenler (3 kişi): Kelan, mirai, SanJi
| 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [ 7 mesaj ] |
| Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız |







